Editör’den

Editör’den…

“Kendini bilmek, tüm bilgeliğin başlangıcıdır.” Aristoteles “Kendini bilmek” olarak ifade edilen tam erdem, sadece bireyin kendi deneyimiyle değil aynı zamanda onun deneyiminin, içinde yaşadığı toplumun diğer bireylerinin deneyimleri ile buluştuğu ortak değerler alanıyla anlamlandırılmışsa gerçeklik ve değer kazanır; ve de görünür olur. Bu açıdan “kendini bilme,” “haddini bilme”dir denilebilir. Kullandığımız kelimelerin, davranışlarımızda, insanlarla ilişkilerimizde, kısacası hayatımızda bir görünürlülüğü yoksa, anlamı da yoktur. Gündelik hayatımızda, çoğu insanın erdemsizliklerden, adaletsizliklerden, tembelliklerden rahatsız olduğuna; aynı zamanda da erdemi, adaleti, çalışmayı, emeği önemsediğini dile getirmesine sık sık şahit oluruz. Ancak kabaca bu insanları gözlemlediğimizde, aslında rahatsız oldukları bu şeylerin kendilerinde vücut bulmuş olduklarını görürüz. Dolayısıyla öznesi bu tür insanların olduğu cümlelerde yer alan erdem, adalet, emek gibi kelimeler, nominaslistlerin diliyle söylersek, gerçekliği olmayan sadece ağızdan çıkıp havada uçuşan sesler veya anlamsız boş sözler haline gelmiş olacaktır. Aynı şekilde bilgece tutumu ve yaşamı ifade eden “kendini bil” de sadece kuru sözcükler içine hapsedilirse, o zaman felsefe pratik hayatta hiçbir karşılığı olmayan sadece insanların hoşuna gidecek “yaldızlı sözler” söyleyerek vaaz etme haline dönüşecektir. Ancak felsefe, hakiki bilmenin kişinin kendisinde hakiki eyleme dönüşmesidir. “Kendini kuru sözle değil işle ve eserle” anlatmadır. “Kendini bilme” dediğimiz şey de budur. Felsefenin öyküsüne baktığımızda “kendini bil”i yaşamının tek gayesi edinmiş ve bu gayeyi gerçekleştirmiş “kendi bilen” adını alan örnekleri görebiliriz. Bunlar arasında Herakleitos “kendi kendimi araştırdım,” Montaigne “benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir” diyerek bir anlamda aslında felsefenin kendini bilmek ve öğrenmek olduğunu gözler önüne seren tarihsel örneklerden sadece ikisidir. Asıl felsefe de bize kendimizi, yani “yaşamayı öğreten felsefe”dir. Bu öğrenme, ömür boyu sürecek olan bir öğrenmedir ki, Michelangelo’nun 87 yaşında söylediği, “hâlâ öğreniyorum” iki kelimeden oluşan bir hakikattir. Bu sürekli öğrenme sürecimizde, felsefenin biz insanlara her zaman “yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır.” Felsefeyi bu şekilde anlamlandıran ve anlamları kendine ilke edinen tabula rasa’nın her zaman yeni şeyler söyleme çabasındadır. Bu çabasıyla yayın hayatına devam eden tabula rasa’nın bu sayısında, Prof. Dr. Mevlüt Albayrak’ın kaleminden “Hayatın İçinde Olarak Tanrı/Allah ve Hayat: Besmele ve İnsanın Etik-Estetik Oluşum Resmi” yazısıyla başlıyoruz. Albayrak bu çalışmasında, Tanrı’nın insan ile olan bağını, İslam düşüncesinin merkezi konumunu oluşturan “besmele” üzerinden bir tanımlamaya çalışmaktadır. Bu sayıda yer alan bir başka çalışma da Doç. Dr. Kevser Çelik’in tercümenin, dil ve felsefe ile olan bağını ve karşılıklı temaslarını ele alan “Dil, Tercüme, Felsefe” adlı makalesi; Dr. Öğr. Üyesi Adnan Esenyel’in, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını takip ederek, istemelerini, arzularını ve seçimlerini özgürce hayata geçiremeyeceğinin bilincine varan yeraltı adamının düştüğü çelişkili varoluşu irdelemek ve böylece determinist öğretilerin kabul edilmesi güç olan pratik sonuçlarını anlaşılır kılmayı amaç edinen “Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında Zorunluluk Bilinci” adlı makalesi; yine Dr. Öğr. Üyesi Hacı Kaya’nın mantık biliminin, sosyo-kültürel dil yapılarını aşmaya çalışmaktan kaynaklı problemlerinden biri olarak belirsiz ad ve filler üzerine olan “İslâm Mantık Geleneğinde Belirsiz Ad ve Fiiller Üzerine Bir Soruşturma” makalesi; Ar. Gör. Beyza Nur Çavuş’ın beyin-bilinç ilişkisini açıklamaya çalışan çağdaş felsefi kuramları ele aldığı “Kimi Nörolojik Veriler Işığında Beyin-Bilinç İlişkisi II” adlı makalesi; Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Zafer Esenyel’in edebiyat ve felsefe üzerine eğitim almış İspanyol düşünür Miguel de Unamuno’nun varoluşçuluğunu gerçeklik problemi bağlamında değerlendirmeye çalışan “Kurgudan Gerçekliğe, Gerçeklikten Kurguya: Sis Üzerine Varoluşçu Bir İnceleme” adlı makalesi; Muhammed Karamolla’nın geleneksel metafiziğe mesafeli duruşuyla bilinen Ludwig Wittgenstein (birinci dönemi) ve William James’i karşılaştırarak metafiziği değerlendirme biçimlerini ele alan “Metafizik, Wittgenstein Ve James” adlı makalesi yer almaktadır. Ayrıca tabula rasanın daha önceki sayısında yayınladığımız iki makale, Prof. Dr. Nazmi Avcıve Damla Topçu’nun Isparta’nın Akkent Mahallesi’ndeki TOKİ konutları örneğinden hareketle TOKİ konutlarında yaşamanın sosyo-kültürel yapı üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalıştıkları “Toki Konutlarında Yaşamanın Sosyo-Kültürel Yapı Üzerindeki Etkileri (Akkent Mahallesi Örneği)” adlı çalışması ve insan hayatında önemli bir yere sahip olan televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi teknolojik cihazların, kültürel deformasyonda ve toplumsal değerlerin yitirilmesinde nasıl bir etkiye sahip olduklarını göstermeye çalışan “Kültürel Deformasyonda Teknolojinin İzleri” adlı çalışması, düzeltilmiş biçimleriyle yeniden siz okurlarımıza sunulmaktadır. Yeni sayıda tekrardan buluşmak dileğiyle…

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir